KUŞU, 2016

KUŞU, 2016, 3 channell video installation

This video installation is the ballad of an ancient village called “Kuşu”. The village was settled in 1611 by a small tribe of ex janissaries running away from the ottoman authorities  after a violent episode. That is where both my parents happen be born and where I spent summers as a child visiting with my grandparents, uncles, aunts and cousins during bustling times in the 70’s. Kuşu has gradually been abandoned since late1970’s. It’s a village where only a few young people remained along with a few ancient couples refusing the leave.

It is an attempt to draw portrait of the village via the video portraits of Baris, a young  beekeeper who is a self thought intellectual and environmental activist, the portrait of the village itself and Ali, another cuisin who have decided to stay as he “did not want to be crushed” in the modern city life.

Baris is documented traveling to remote mountain tops with his 200 plus colonies of bees which he does every summer for better wild flowers. He talks about his decision to stay in the village to protect the fragile ecology of the region, how the over hunting is creating a catastrophe as a result of wrong government policies which effects everything including the livelihood of bees.

The village is shot with the camera on stationary tripod, where nothing happens in 30 minutes other than a few birds flying across occasionally.

Ali, on the other hand shown skipping form rock to rock on the mountains every day of the year after the several hundreds of goats he keeps to provide for his family. He tells us his experience in the military fighting the Kurdish guerrilla on the Iraqi border.

Büyük Hikayeden Küçük Hikayeye: Kuşu

Vahap Avşar Türkiye’de müdahale sanatını -adını koymadan- ilk icra edenlerden biri. 90’ların başından
beri önemli kültürel ve siyasi simgelere yaptığı sanatsal müdahalelerle politik işler üretiyor. Bir bakıma,
içine doğduğu ‘büyük hikaye’de siyasi dokunuşlarla küçük delikler açıyor ve kültürel/siyasi imgelerin
anlamlarını sarsıyor. Bu anlamda hegemonik imgeler ve anlamlarla bir sanatsal savaş içinde. Türkiye’nin
sakatlanmış sosyolojisinden seçtiği manzaralarla bir nevi ifşa etme operasyonuna giriştiğini de
söyleyebiliriz. En son Salt’ta sergilediği kartpostal işleri de böyleydi. Buluntu kartpostalları büyüterek
vahim bir Türkiye tarihi kesitini sergilemiş, buradan da bir ‘büyük hikaye’ çıkarmıştı.
Mars’ta açılan son kişisel sergisinde ise büyük hikayeden çok küçük hikayeye odaklanıyor:
hegemonik-olmayan, merkezde-durmayan ve hatta görülmeyen bir şeyleri görünür kılmaya çalışıyor.
Bir ‘kökenlere yolculuk’un sonucu olan üç video işinden oluşan Kuşu adlı bu sergide, babasının doğduğu
Kuşu köyünde cereyan eden iki küçük hikayeye odaklanıyor. Burada Avşar’ın aşırı yaygın görüntülerden,
sanki kendisi yakalamasa dünya tarihine hiç geçmeyecek olan, kıyıda köşede kalmış görüntülere ve
hikayelere geçtiğini görüyoruz. Büyükten küçüğe, makrodan mikroya yapılan bu geçiş aynı zamanda,
tabii ki, içinde makro-sosyolojik titreşimler de barındırıyor.
Kuşu, Malatya’da bir Alevi köyü. Avşar bu köyde iki kişinin, bir çoban ve bir arıcının hikayesini
iki ayrı video işinde anlatıyor. Bu iki videonun arasına yerleştiren üçünü video ise köyün genel plan
görüntüsünü veriyor. Böylece, bu iki küçük-insan hikayesi büyük manzaraya da oturmuş oluyor.
Peki ne anlatıyor bu iki hikaye? Birincisi çobanlık yapan Ali’nin hikayesi. Avşar Ali’yi ve sürüsünü
takip ederken insan-doğa-hayvan ilişkisine dair tanıdık ama -en azından ‘şehirli’ insanların akıl
dünyasında- unutulmuş bir hikaye kendiliğinden yazılıyor. Sürüdeki keçilerin sesleri ve dağ tepelerinin
uğultulu rüzgarları arasında konuşan Ali, aslında bir bakıma hayvanların ve doğanın sesi arasında
kayboluyor. Buna o seslerle hemhal oluyor da diyebilirsiniz. Hayvanla ve doğayla hemhal olan bir –
olumlu anlamda- iptidai varoluş. Bu varoluş hali saflığı ve sessizliği çağrıştırıyor ve insanın doğayla artık
kuramadığı kendiliğinden bir bağı anlatıyor. Çok fazla bir şey anlatmadan, seslerin arasında bir figürü
takip ederek.
Arıcılık yapan Barış’ın hikayesinde ise, Ali’nin hikayesindeki bu ‘sessizlik’ -ya da doğanın sesinin
hakim olması- halinin aksi bir durum söz konusu. Barış, Ali’nin aksine, var olduğu ortamın ‘doğal’ ve
kendiliğinden bir parçası değil, olup biteni, insanı, doğayı, politikayı, şehri, köyü ve oradan hareketle
dünyada varoluşu sorgulayan bir karakter. Üzerindeki arıcı tulumunun üstüne çizdiği o kızıl orak-çekiç

de Barış’ı tam bir roman ya da film karakterine dönüştürüyor. Bir yandan arılarla uğraşırken bir yandan
üretim ve tüketim ilişkilerini, toplumdaki denge ve dengesizlikleri, siyaseti, devleti ve diğer her şeyi
sorgulayan Barış bazen siyasi şuuru yüksek bir Sovyet astronutunun andırıyor ve ister istemez
‘fantastik-politik’ bir figüre dönüşüyor. Bu astronot görünümlü, sosyolog-arıcının söyledikleri
Türkiye’de siyasi vaziyet açısından çok temel tespitler içeriyor. Avşar da böylece, küçük-insandan ya da
küçük hikayeden yine büyük hikayeye geçmiş oluyor.
Kuşu’nun bir Alevi köyü olması da zaten bu küçük-hikayelerin ister istemez ‘büyük’ çağrışımlara
yol açmasını sağlıyor. Alevilerin halini ve Müslümanlığın Sünni-olmayan başka türlü bir yorumunun da
bulunduğunu görünür kılmak için New York sokaklarında büyük bir Hz. Ali heykeli dolaştırmışlığa da
olan Vahap Avşar, bu video işleriyle de büyük laflar etmeden, ‘azınlıkta olana’ ve ‘büyük manzara’ya
dair cümleler kurmuş oluyor. Bu cümleler içinde iki karakterin adlarının Ali ve Barış olması da zaten
manidar. İki özlem ifadesi olarak başlı başına anlamlılar.
Vahap Avşar’ın burada, bu tip ‘kökenlere-dönüş’ videolarının düşebildiği o sinsi oto-oryantalizm
tuzağına düşmemesi ve rahatsız edici bir ‘sosyal antropolog’ bakışına teslim olmaması da, bu işlerin
siyasi duruşunu ve duygusal etkisini sağlamlaştırıyor. Hayata, doğaya ve siyasete dair inancınızı
tazeleyebilecek güçte ve durulukta bir sergi bu. Tecrübeyle sabit.

Ahmet Ergenç